|
Siir Kolik, Güzel Siirler, Sesli Siirler, Denemeler, Hikayeler, Öyküler .. |
Siir Kolik, Güzel Siirler, Sesli Siirler, Denemeler, Hikayeler, Öyküler, En güzel şiirler, Yeni Eklenen Şiirler, Şiir Kolik sitesi, Usta Şairler, Şiir, Sesli en güzel Şiirler, masallar, son eklenen siirler, 2011 siirler, 2011 sesli siirler, nilay altay öyküleri, onur bilge öyküleri, sinan karakas siirleri, ömer erhalim siirleri, mehmet seref hosaf siirleri, ünlü sairlerin siirleri, özkan köse denemeleri, sizofren sevda denemesini oku, özleyis siirini oku, ilk adim asktir benim siirini oku, elimi uzattim siirini oku, cennet öyküsünü oku, yetim bir hayat öyküsünü oku, öykü, deneme masal, siir, sesli siir, hikaye, güzel siir Sitesi www.sevgidiyari.com ...

Siirler
Özleyiş
güneşin doğduğu yerden başladım, hep seni aradım gittiğin yerde, her an seni andım, seni düşledim, sonsuzluğa adım attığın yerde..
tanrım bize mutluluklar dilerdi, yıldızlar mehtaba bakıp gülerdi, gül bülbüle küser sitem ederdi, benim ellerimi tuttuğun yerde..
geceler gündüzler bir düş gibiydi, yüreğim kanatsız bir kuş gibiydi, sevgilim.. gönlümüz sarhoş gibiydi, aşkı bana helal ettiğin yerde..
şimdi baş ucunda her gün ağlarım, beyazlar içinde kara bağlarım, istersen hiç gitmem, ben de kalırım, ebedi uykuya yattığın yerde..
Mehmet Şeref Hoşaf
İlk Adim Aşktir Benim
Mecnun gibi Leylanın koştum çölde peşinden Gönüller ateşiyim ilk adım aşktır benim Kara sevda taşıyor ömrümün güneşinden Gönüller yarasıyım ilk adım aşktır benim
Bir zamanlar Ferhattım dağlar deldim uğruna Pınarları akıttım sevdaların bağrına Musa olup çıkmışım o kutsal Tur dağına Gönüller aynasıyım ilk adım aşktır benim
Mehtaplı gecelerde yıldızdım gökyüzünde İlahi bir şiirdim aşıkların sözünde Türlü yüzde görünen varlıktım yer yüzünde Gönüller sultanıyım ilk adım aşktır benim
Ayet idim dillerde aşkla söylenen sözdüm Can bendim canan da ben kendimi gören gözdüm Aşkın uğruna yanan közde görülmez özdüm Gönüller ateşiyim ilk adım aşktır benim
Ömer Erhalim
Elimi Uzattım
Benliğimden beni attım, Size elimi uzattım, Kendi halimde bir zattım, Yok mu tutacak elimden, Kötülük gelmez dilimden.
Biliyorum ki insanız, Hepimiz ölümlü canız, Hem konuşan hem duyanız, Yok mudur cevap verecek, İnsanı insan bilecek.
İlk adımı atıyorum, Benliğime çatıyorum, Sizleri de katıyorum, İnsanız insan olmaya, Her can mahkumdur ölmeye.
Sinan Karakaş
Bir yaz günü, Antalya cayır cayır yanıyordu. Temmuzdu. Tozlu sokaklardan
geçen tatar arabaları tozu dumana katıyordu. Çocuklar gölgelerden
çıkamıyor, evlerin önlerindeki betonlardan yıkandıkça buharlar
yükseliyordu. Birazcık serinlik gelsin diye, kapıların önlerini
suluyorlar, etrafı buram buram toprak kokusu sarıyor, daha arkalarını
dönmeden toprak emiyor, güneş kurutuyordu.
Annem, babam, Şermin
ve ben, arka bahçede, asma çardağının altında oturuyorduk. Şermin betonu
yıkamış, kare masamızı çıkarmış; üzerine, dört kenarı kanaviçe
kıpkırmızı laleler ve acı yeşil yapraklarla süslenmiş beyaz etamin bir
örtü sermiş, etrafına dört tane de sandalye koymuştu. Masanın üstündeki
kocaman karınlı incecik cam sürahide, annemin yaptığı vişne suyu ve buz
parçaları vardı. Dört limonata bardağı, altlarında cam tabaklarıyla
durmaktaydı.
Betonun kenarlarında çiçek saksıları diziliydi.
İçlerinde rengârenk çilekler gülümsüyor, kendileriyle birlikte neşeleri
de dışarıya taşıyordu. Beyaz zambak, kırmızı zambak, kara sevda, ateş
çiçeği, ful, arpa çiçeği, begonya, leylak, filkulağı, devetabanı,
kauçuk... Adını bildiğim bilmediğim o kadar çok çiçeğimiz vardı ki! Her
bulduğumuz saksıya, her boşalan tenekeye toprak dolduruyor, çiçek
ekiyorduk.
Kapının tam karşısında hızla boy atan asmanın yanında
can eriği, bir metre kadar ilerisinde de şeftali ağacı vardı. Beton
yıkandıkça akan sularla büyüyorlardı. Dallarından meyveler sarkmakta,
her birisi:
''Kopar beni! Ye beni!' demekteydi.
Asmada da
üzümler olgunlaşmış, aşağıya sarkmıştı. Babam, elini uzatarak
koparıyordu. Ağaçlarımız, evimiz yapılmadan dikilmişti. Daha çok
küçüklerdi ama toprağın ilk mahsulü olduğu için bu yıl çok meyve
vermişler. Kırmızı toprak, demirce çok zenginmiş, verimliymiş.
Gübrelenmezse, zamanla verimini kaybedermiş. Solucanlar da işe yarar,
toprağı harmanlayarak köklere rahatlık sağlarlar, kök uçlarına besin
ulaştırırlarmış. Doğada, ağaçlarla, çiçeklerle büyüyor, ne güzel şeyler
öğreniyordum!
Çardağın tam altında, betonun ortasında havuzumuz
vardı. Bahçemizin en sevdiğim, en eğlenceli, en önemli varlığı oydu.
Dışı, duvarlarımız gibi mermer süsü verilerek yağlıboyayla boyanmış, içi
maviydi. Ortasındaki fıskiyenin şırıltısı, ağustos böceklerinin
sesleriyle yarışmaya çalışıyordu. İçinde sürekli hareket halinde olan on
beş yirmi santimlik üç tane süs balığımız vardı. Havuzun fazla suyu
başka bir hortumla bahçeye akıyor, toprağa serinlik verirken, ağaçları
da sulamış oluyordu.
Bahçe duvarının kenarındaki çiçek tarhında
sürekli güzellik yarışması vardı. Güllerin, sardunyaların,
akşamsefalarının her rengi; sarı sarı açan yıldız çiçekleri,
krizantemler, beyaz ve sarı yasemin, tophane çiçekleri, glayöller, renk
renk şebboylar, horozibiği denilen kadife çiçeği, dildamak denen
aslanağzı... Hangisini tarif edeyim? Kırmızı sarmaşık fındık güllerle,
beyazları çardağın etrafını sarmaktaydı. Yeşillikler içindeki bu iki zıt
renk birbirleriyle öyle güzel tanzim edilmişti ki seyrine doyum
olmuyordu!
Bahçede, hemen hemen her ağaçtan birer tane vardı.
Yeni yeni serpiliyorlardı. Bahçe duvarının üzerine demir çubuklar
dikilmiş, aralarına galvanizli teller çekilmişti. Bir metre
yükseklikteki duvarın dibine, ikişer metre arayla dikilen sarı kırmızı
güller, bu tellere ağdırılarak gülden duvar oluşturulmuştu.
Yapraklarından çok çiçekleri vardı. Sokak tarafından gelen geçen
kopardığı halde çingene karıları gibi doğuruyor, etrafı güle
boğuyorlardı. Cennet dedikleri böyle bir yer olsa gerekti. Cennet, bahçe
demekmiş zaten. Orada çardaklar altında gölgelenen insanlar,
çardakların altından akan ırmaklar varmış. Her yerden meyveler, yemişler
sarkarmış. Herkes elini uzatır, yermiş. Huriler, ipek yastıklara
yaslanan cennettekilere, altın tabaklarla envaiçeşit yiyecekler, buz
gibi içecekler sunarlarmış. Şermin'le annem de huri, melekti. Bize ne
güzel hizmet ediyorlardı!
Annem yine peynirli poğaçalar yapmış,
fırına vermişti. Şermin, bir koşu gidip getirdi, tepsileri. Annem onları
büyük bir tabağa alıp, masaya koydu. Yiyebileceğimiz kadarını
tabaklarımıza, ellerimiz yanarak, aldık. Sürahideki buzlu vişnatayı
bardaklarımıza doldurdu. Keyfimize diyecek yoktu!
Vişnata ne
demekti? Limonata gibi bir şeydi... Vişneden yapılıyordu ya... Limondan
yapılana limonata deniyorsa, vişneden yapılana da neden vişnata
denmesindi? Acaba Giritlilerden mi öğrenmiştik onu da? Dildamak gibi...
Her
evde buzdolabı yoktu. Daha yeni yeni yayılıyordu. Evlerin mutfaklarının
köşesinde, bazıları toprağa gömülü kocaman küpler vardı. Onları
gördükçe Ali Baba ve Kırk Haramiler aklıma geliyordu. Küplerde çil çil
altınlar... Ağızları açılıp, kalaylı bakır maşrapalar içlerine
daldırıldıkça altınlar çıkacak gibi geliyordu. Serin sular geliyordu,
gümüş rengi kapların içinde. Küplerin dışları, alta yakın yerleri
yemyeşil yosun bağlıyordu. Hemen kırılıvermemesi için alt yarılarının
çimentoyla sağlamlaştırılmış olanları da vardı. Bazılarının küpleri de
yoktu. İki kulplu testileri vardı. Doldurup, ağızlarına çam kozalağı
sokuyorlar ve toprağa gömerek ya da dışlarına ıslak bezler sararak
rüzgâra koyarak soğutuyorlardı.
Büyükler: 'Sabır küpü çatladı!'
diyorlardı, çok yaramazlık yapınca. Demek ki küpler içten gelen basınçla
zamanla çatlıyordu. Haşlanmış yumurtaları tokuşturuyorduk, zor
kırılıyordu ama içindeki civciv, güçsüz gagasıyla kolayca kırıveriyor ve
dışarıya çıkıveriyordu. Küpler de belki içten bir maşrapa darbesiyle
kırılıverecekken, dış etkilere karşı dayanıklıydı. Babam diyordu ki:
"Camilerdeki
ve hamamlardaki kubbeler, binalardaki ve köprülerdeki kemerler,
dayanıklı olmaları için dışbükeydir. Allah, yumurtanın yaratılışıyla
mimariye ışık tutmuştur. Buna rağmen camilerde, depremin tesiriyle
kubbelerin göçmesi halinde, caminin onarımında gerekebilir düşüncesiyle,
ortadaki avizenin takıldığı yere bir küp altın gizlenirmiş. Kubbelerin
akustikte de çok önemli bir işlevi varmış. Özellikle Mimar Sinan'ın
yaptığı camilerde, imamın fısıltısı dahi arka sıralardan duyulurmuş.
Avizelerde yanan kandillerin isinin yapıyı kirletmemesi için
pencerelerin içlerinin kemerleri, hava akımıyla gelen isi tutabilecek
tarzda yapılır, oralarda toplanan is kazınarak, mürekkep yapılır, el
yazması Kuran'ların yazılmasında kullanılırmış. İçleri dışları, dünyanın
en güzel çinileriyle, minyatür çiçek desenleriyle, egzotik desenlerle
işlenir, ibadethanelere son derece önem verilirmiş."
"Şimdi
camileri soyuyorlar. Halısına kilimine, bağış kutusuna kadar çalıyorlar.
Kuran- ı Kerimler alınır, hediye edilir, vakıf malı olarak elden ele
gezer, asla satılmaz, okunmasından hâsıl olan sevap tercih edilirdi.
Günümüzde onun da ticareti yapılmakta, camilere bağışlanan bilmem kaç
asırlık halılar, kilimler, hele hele el emeği göz nuru o canım Kuran-ı
Kerim'ler, tarihi eser kaçakçılarına satılmakta... Çok şey kaybettik,
kültürel değerlerimizden, çok..." diyordu annem de.
Gözlerimin
önünde Ali Baba ve Kırk Haramiler canlandı. Haramiler çoğalmış mıydı,
neydi? Yakında evleri basacaklar, göbeklerimize kızgın zeytinyağları
akıtarak, paralarımızı mı alacaklardı? Küplerini çil çil altınlarla
doldurmak için art arda cinayetler mi işleyeceklerdi? Onlar Müslüman ve
Türk değiller miydi? Mutlaka Müslüman ve Türklerdi. Aksi halde babam
açıklama yapar, milliyetleri hakkında bilgi verirdi. Bunlar nasıl
insanlardı? Aklım almıyordu!.. Gözlerimi kocaman kocaman açmış, annemle
babamın konuşmalarını ilgiyle dinliyordum. Babam, içinde anlamını
bilmediğim sözcükler de kullanıyordu. Sözlerini kesmemek için soramıyor,
aklıma yazmaya çalışıyordum. Acaba vakıf ve kültür ne demekti? Sonra
soracaktım. Babam:
"İslamiyet'te ruhban sınıfı yok. Her birimiz,
birer irşat memuruyuz. Demek ki görevlerimizi tam olarak yapamamışız,
haramı helâli anlatamamışız, dinimizi de ülkemizi de gerektiği kadar
sevdirememişiz ki böyle vatan hainleri türemiş. Daha düne kadar,
camilerin kapıları kilitlenmezdi. Adamlar kilitleri, kapıları
kırıyorlar!"
Ruhban, irşat memuru... Bunlar da ne demekti? Galiba
birbirlerine yakın anlamlar taşımakta olan sözcüklerdi ki birbirlerinin
yerini tuttuklarını söylüyordu. Aklımda kalmazdı ki bunlar. Yazmayı da
bilmiyordum. Ruhban urba sözcüğüne benziyor. İrşat da Reşat'a... Urba
giysi demek... Reşat da arkadaşımın babasının adı... İnşallah unutmam.
Sohbetin ortasında bir soru sorduğumda:
"Söz kesme! Bekle, sohbet
bitsin, ondan sonra sor!" diyorlardı. "Tam su kaynaktan fışkırmış,
çıkmış, çay gürül gürül akarken, tam ortasına koca bir kaya
koyuveriyorsun, su ne oluyor? Etrafa yayılıp gidiyor!"
Sohbetin
başlaması, suyun kaynaktan çıkması, konuşmalar da akışı demek olsa
gerekti. Kaya koymak... Şimdi o kocaman kayayı yerinden ben mi kaldırıp
da çayın içine atıyordum? Ben Herkül müydüm? Neyse... Öyle olsun. Söz
kesmiyordum işte ama soracaklarımı unutmamak için neler çekiyordum!.. Ne
olurdu ara verselerdi de açıklama yapsalardı, ben de anlasaydım? Annem:
"Sadece
camilerin mi? Dükkânların, evlerin kapıları bile... O kadar temizdi
insanımız. Şimdi de namaza gidenler, dükkânlarının kapısına bir sandalye
koyarak gidiyorlar ama komşularına gözetlemelerini tembih ederek...
Sahibi yokken evlere, dükkânlara girilmezdi. Kapıdan seslenilir, içerden
ses gelmezse, geriye dönülürdü. Şimdi ses gelmezse, fırsatı ganimet
bilip, içeriye dalıyor, ne varsa çalıyorlar! Allah ıslah etsin! Daha
daha ne hale geleceğiz, kim bilir?" diye dert yandı.
"Okullarda
öğretmenler, camilerde imamlar, evlerde büyükler, sürekli iyiyi, güzeli,
doğruyu anlatıyor, ahlaki değerlerimizin korunması için elimizden
geleni yapıyoruz, öyleyken bir şey eksik. Bir şey ama ne?"
"Haşyetullah!..
Allah korkusu eksik! Allah'ın her an her yerde her yapılanı gördüğünü
hissedemez oldular. Allah- ü Telala Basir'dir. Her şeyi görür."
"Allah'ı görmeyen, bu gerçeği göremez ki!"
"Allah görülür mü?" diye soruverdim.
"Mecazi
anlamda kullandım, görmek sözcüğünü. Mecazi anlam demek, sözcüğün asıl
anlamından farklı bir anlamda kullanılması demektir." diye cevapladı
babam. Annem de:
"Hani senin bir duan var ya: "Elini üstümüzden,
sevgini gönlümüzden alma, Allah'ım!" diyorsun. Allah'ın eli yok aslında.
O, madde değil. Bedeni yok. Orada el ne anlama geliyor? Yardım anlamına
geliyor. "Yardımını esirgeme bizden!" demek istiyorsun. Burada el
sözcüğü, mecaz anlamıyla kullanılıyor. Anladın mı?"
"Anladım. Allah'ın gözleri de yok. O başka bir biçimde görüyor. Nasıl görüyor?"
"Rüyaları nasıl görüyorsan, öyle... Uyurken, ışığı kapatıyorsun, gözlerini yumuyorsun, rüyaları nasıl görüyorsun?"
"Bilmem. Onu merak ediyorum ya zaten."
"İki
beden gözümüz var. Madde gözlerimiz... İki tane de ruh gözümüz var.
Rüyayı ruh gözlerimizle görürüz. Her şeyi; rengine, desenine, en ince
teferruatına kadar seyrederiz. İki beden kulağımız var. Etten
kıkırdaktan yapılmış. İki tane de ruh kulağımız var. Onlarla da
rüyamızdaki sesleri duyarız. Her sabah size anlattığım rüyalarımı
onlarla algılıyorum. Rüyamdaki olanı biteni; gördüğüm kişileri, ne renk
elbiseler giydiklerine kadar, hatta konuşmaları, gürültüleri, her şeyi
size aktarıyorum. Ben de konuşuyorum ama o ben bu ben değil. Başka bir
ben... Ben ona söz geçiremiyorum. Yani ruhum konuşuyor."
"Aklıma
Yunus'tan bir dize geldi: "Bir ben vardır bende benden içeru!" Buradaki
ilk anlam beden içinde bir de ruhun oluşu... İkinci anlamı çok daha
derin ki orada Allah-ü Teala kastedilmekte." dedi, babam.
"Ruhu anladım ama onu anlayamadım." dedim.
"Zamanla anlayacaksın. Şimdi çok küçüksün." dedi.
Yine uyanmıştı, rüyalarının kollarını kenara açıp, çıkmıştı aralarından
gökyüzüne doğmuştu... Güneşe yoldaş olmuştu... İşi buydu... Düşsel
sancılarının devam ettiğini biliyordu ama hayatı güzeldi. Önce hafifçe
şatavatlı yatağından doğruldu. Hala gözlerini açmamıştı. Sabaha inat
uykuya yapışmıştı sanki. Açmak istemiyordu. Çalan müziği duyunca uzun
simsiyah kirpiklerini kırıştırdı, kaşlarını çattı ama pembemsi çatlamış
dudakları bir anda yanaklarına doğru kaydı evet gülümsemişti..
Anladı ki açmalıydı artık gözlerini... Bir nefes aldı en derininden açtı
gözlerini. Açtı ama tekrar kapattı. Karşısında güzel bir kızın
oturduğunu görmek deliceydi. Kimdi ki bu kız? neyin nesiydi? Cesaretini
topladı ve açtı... Kız hala orada duruyor ve ona gülümsüyordu. Kendisi
de gülümsedi. Ama elinde olmayan bir şekilde gülümsemişti... Ki kasıtlı
bir şey yapmamıştı o gülümsesin diye. Garipsedi bu durumu yavaşça
çenesini aşağıya doğru indirdi, gözlerinin ucuyla üstüne baktı.
Pijamalarına mı gülmüştü acaba bu kadın ? Neydi onun yüzünden yayılan
tebessümler. Tekrar kafasını kaldırdı, korkakça biraz. Kız gülümsüyordu -Merhaba dedi. Boş
boş kıza bakıyordu.'' Hayırdır ne oluyor... Benim evimde benim odam da
karşımda bir kız... Ve çok da güzel... '' İç sesini bir kenara itti ve
ciğerlerinden konuşuyormuş gibi göğsünü gerdi kocaman. Cesaretliydi. -Kimsin? diyebildi. Neler neler soracaktı aslında. Şimdi ! Hemen sormalıydı ! Ne işin var burada sen kimsin diye haykırmak istiyordu !! Kadına
şöyle bir baktı. Gerçekten çok güzeldi. İnsandan daha öteydi güzelliği.
Saçları koyu kahveydi uzun kıp kıvırcık... Uçlarında kızıllık vardı
biraz. Gözlerine bakmamaya çalışıyordu. Ama bakacaktı. Saçlarından
çektiği gözlerini, gözlerine dikti kadının. Açık kahve, biraz büyük ama
hem de çekikti gözleri. Kirpikleri uzundu kaşları ise özenle çizilmiş
gibiydi kadının gözlerinin üstüne... Bu kadar kusursuzluk fazla mıydı ?
Çok muydu ona bilmiyordu. Artık küçük bir çocuk da değildi ki büyümüş
koskoca adam olmuştu. - Beni tanımıyormuş gibi yapma. dedi kadın
sesinin verdiği güvene tutunmak istedi o an. Tanıyor muydu? Bir daha
baktı. Daha dikkatli... Tanıyor olabilir miydi? İçi titredi genç adamın. -Hayır ! Seni tanımıyorum ! ne işin var evimde ! odam da ! karşımda ! Kimsin ! Kimsin ! Sakin olmalıydı. Bunu fark etti. Sol yumruğunu sıktı. Halbuki neden sinirlendiğini bile bilmiyordu. Kadının üzülmüş gibi bir hali vardı, bakışlarında ki kırgınlığı görebiliyordu. Hata yaptığını anladı. -Bağırmak istememiştim , özür dilerim. Kimsin peki? dedi nefes nefese kalmıştı çünkü hızlıca konuşmuştu... - Beni unutmuş olmana üzüldüm. dedi ve cebinden bir kaç tane fotoğraf çıkardı... Bak dedi bunlara, nazikçe ona uzattı... Korka
korka aldı elinden, bir kadına baktı bir fotoğrafa... O da neydi? Kadın
hiç değişmemiş gibi resimde duruyordu, kucağında bir bebek... Diğer
fotoğrafa baktı, Bu kez o bebek 3-4 yaşına gelmiş gibiydi ama kadın hiç
değişmemiş... Farklı zamanlarda çekildiği belliydi. Fotoğrafların sağ
alt tarafında tarihler vardı. Son fotoğrafa baktı... Evet işte o
oydu... Gözlerinden yaşlar süzüldü... Kendi küçüklüğü vardı fotoğrafta
ve yine kadın hiç değişmemişti. Büyük adam, küçülmüştü artık odada...
gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Anlamıştı en sonunda... -Anne? diye bağırdı hıçkırıyordu... Kadın kaybolmuştu odadan... Ve hemen odanın kapısı açıldı, beyaz önlüklü 3 4 kişi girdi. Onu yatağa bağladılar... En yaşlı olanı, beyaz elbiseli kıza bağırıyordu. ''Hemşire sakinleştiriciyi getir, şizofren nöbetleri yine başladı'' Küçük bir acıdan sonra... Tekrar uykuya teslim etti kendini.. Huzura tutundu... Biliyordu hayatı yine yetim kalmıştı...
..
Elimden gelse karşınıza beynimi bir kenara koyarak çıkardım..
.. Ölümü hep yanlış tanıdım.Ve hafızamda ölüme dair kalan her şey aslında bir toz yığınından başka bir şey değil. ..
Gitmek.Nedenini
bilmeden,nereye gittiğini bilmeden gitmek.Hiç gittiniz mi
kendinizden.Öyle uzaklara işte.Nereye gittiğinizi bilmeden.Ve aslında
geriye döndüğünüzde bıraktıklarınızı bulmayacağını bilmeyerek gittiniz
mi hiç.Ya da insan kendinden gider mi..İnsan kendinden neden gider ki...
Küçük
değildim aslında.En azından dünyanın kendi başına dönmediğini bilecek
kadar büyüktüm.Uçan balonların etrafında ömür geçmeyeceğini anladığım
zamanlar.İnsanın artık yolun yarısı gerçeğini öğrendiği o mükemmel
yıllar.İçimi kemirmeye başlayan bir şeyler vardı.Gün geçtikçe varlığını
daha çok hissettiren.Ben onu tanımasam da onun beni tam anlamıyla
tanıdığına her gün geçtikçe biraz daha inandığım bir şeyler.Bir şeyler
diyorum çünkü isminin ne olduğunu bilmiyordum.Hastalık..Yok değil.Ama ne
bilmiyorum.Sanki biri içimi açmış ve onu içime koymuştu.Artık bir
bedende iki kişiydik ve bu bedeni iki kişi ortak kullanacaktık.Ev
sahibine kirayı ortak verecektik.Bedenin düzeni ikimize aitti.Ama..Onu
tanımıyordum ben..
Konuşmaya çalıştım önce.İnsanlar bana , ‘kendi
kendine konuşuyorsun neden!' deseler de ben onunla konuşuyordum
aslında.Ama olmadı.Onun dilini bilmiyordum.Ya da o benimle
konuşmuyordu.Ve onunla birlikte yalnız kaldım.Onunla birlikte hayatta
yalnız kaldım.
O gün, elime kalemi alıp , usta şairlerin inadına
ne gelirse aklıma yazmaya başladım.Çünkü emindim ki onunla ancak bu
şekilde anlaşabilirdim.Ve oldu evet.Ben yazıyordum ve sonra o
yazıyordu.Ellerimi ortak kullanıyorduk.Zamanla hoşuma gitmeye başlamıştı
bu durum.Ben ona yazıyordum o bana..Sonuçta duvarlar bile yetmiyordu
yazdıklarımıza.Kimsenin bilmediği şeyleri anlatıyordum ona.O da bana.İki
dost , sırdaş ve sevgili yeri geldiğinde.. Bir aynada gördüm kendimi Bir kendim ile diğerini kovalayan Öyle çok sevdim ki Gitmesinler diye bir daha Kırıldım aynada iki yerinden .. Ve bir sabah..Kelimeler bitti.Son yazdığına bakıp kaldım öylece..
‘Kendime iyi bak..!'
...
Asla
sormadım nedenini.Düşünmedim hiç.Düşünemedim.Aklımı yitirdiğimden
olacak sadece güldüm kendime.Ve Artık emindim.Ölmek , kanın damarlardan
çekilmesi değildi sadece.Eğer içinizdeki o gitmişse , size sormadan ,
sizin kalmanızın da bir anlamı yoktu.Ve kalan bir bir işe yaramayan bir
akılsa o da bir işe yaramıyordu. ..
Ben anlatırken bunları ,
şimdi o nerde bilmiyorum.Belki de beni izliyor ya da hala gittiği yere
gitmeye çalışıyor.Bilmiyorum.Ama düşünmek istemiyorum.Aklım ağırlık
yapıyor kendime. Bu nedenle,elimden gelse karşınıza beynimi bir kenara
koyarak çıkardım. .. Sen hiç ölmedin Nefes almaya benzedik Çürük bir cesette Ölmedik
|
Yorumlar |

|
|