Din, islam, islamiyet, dini konular, dini bilgiler, salavatin anlami, salavat nedir, salavat nasil getirilir, salavat getirmek, salavat getir, salavat et, salavat etmeyi ogren, salavatin turkce meali, salavatin turkce anlami, peygamberimiz ve salavat, hz.muhammed ve salavat, salavatin sevaplari
Salavat getirmek nasıl olur ?
Maalesef
din diye inandığımız ve yaşadığımız Ku’an’daki halis/saf Allah’ın
dininden başka bir şey durumundadır. Dil-din ilişkisi açısından
hareketler yüzlerce kavramın içi boşaltılmış, binlerce sözcüğün anlamı
saptırılmak suretiyle kimsenin işine yaramayan (din tüccarları hariç)
bir ucube din ortaya konmuştur.
“Salavat getirme”, “salavatı şerife okuma”
da yukarıda değindiğimiz maddelerden bir tanesidir. Ki bu konuya ahzab
suresinin 56. ayeti yanlış mealler verilmek suretiyle ve de yanlış
tebyinlerle (onlar maalesef tefsir diyorlar) tahrifat yapılmıştır. Öyle
ki çeşit çeşit salavatı şerife modelleri (salaten tünciye, salat an
nariye, salatı terficiye vs. gibi) oluşturulmuş ve bu model model
salavatları okumak her ibadetin önüne geçirilmiştir.
Dikkat ederseniz görürsünüz ki camilerde imam namaz sonrasında okuduğu duadan (yaptığı dua değil, zira o da şablon) sonra “lillahil fatiha” der. Yani,Allah için bir Fatiha okuyun der. İşte bu sırada fatiha okumaz, Herkes “Allahümme salli ala seyyidina… diye salavat okur.
(Buna iyi dikkat ediniz.) Şefaat buna bağlanmış ve salavat getirmekle
ilgili onbinlerce hadis uydurulmuştur.İşte ayet. Herhangi birkaç mealden
sunalım, sonra da olması gereken meali sunalım ve gerekli talileri
yapalım.
Şüphesiz,
Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de
ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin. (Ali Bulaç)
Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selam edin (Diyanet meali)
Şu
bir gerçek ki, Allah ve melekleri, o Peygamber`e salat ederler/onun
şanını yüceltirler. Ey inananlar! Siz de ona destek olun/onun şanını
yüceltin ve ona içtenlikle selam verin. (Y. Nuri Öztürk)
Muhakkak
ki, Allah ve melekleri, peygambere hep salat ile ikramda bulunurlar. Ey
iman edenler, haydi ona teslimiyetle salat ve selam getirin! (Elmalılı)
Salavat:
Bu
meallere ve daha yüzlercesine bakarsanız görürsünüz ki Allah ve
melekler peygambere salavât getirirmiş, Müslümanlar da getirmeliymiş.
Yani diğer bir ifadeyle, onlara göre Allah kendi yaptığını, meleklere
yaptırdığını biz mü’minlere de yaptırtmak istiyor ve bunu kesin ve
vurgulu olarak emrediyor.(!)
Nedir bu salatta bulunmak, salavat getirmek?
Kime sorarsanız sorun, hangi ilm-i hale bakarsanız bakın: Salavât getirmek . “Allahümme salli….. yada bunun değişik versiyonlarını söylemek” demektir.
Maalesef
böyle öğrettiler, gerçeği bizden sakladılar, Türkçe diye sundukları da
Arapça oldu, kimse de sözcüklerin gerçek anlamını öğrenemedi.
Salavat getirme ya da salavatı şerife okumanın ne anlam taşıdığını anlamamız için “salat” sözcüğünün analizini yapıp sözcüğün gerçek anlamını bulmak zorundayız.
Kur’an’a baktığımızda göreceğiz ki Ahzap suresi âyet 43 de ifade edildiğine göre Allah ve melekler sadece peygamber efendimize değil biz mü’minlere de karanlıklardan nura çıkmamız için salavât (!) getiriyorlar. Bunda hiç şüpheniz olmasın. Allahü Teala şöyle buyurur:
هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيماً {43}
O ki sizi karanlıklardan ışığa çıkarmak için melekleri ile birlikte sizi (yusalli) destekler.
O, inananlara karşı Rahimdir. (33 Ahzab 43) (Doĝru anlam)
(Sizi
karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen
O'dur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok
merhametlidir.) (33 Ahzab 43) (Geleneksel anlayıştaki anlam)
Ayrıca
Bakara suresi âyet 157 de Allah’ın denemek için korku, açlık, mal
noksanlığı, can noksanlığı, meyveler-ürünler noksanlığı verdiği zaman
sabredip, kendilerine bir musıbet isabet ettiği zaman teslim olup
muhakkak biz, Allah içiniz ve şüphesiz ona dönücüleriz” diyenlere
“rabblerinden “rahmet” ve “salavât (!)” vardır. deniliyor. Kısaca Allah sabırlılara da salavât (!) getiriyor.
أُولَـئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ {157}
İşte onlara, Rab'lerinden (salavatun) destek ve rahmet vardır. Onlar doğruya ulaşanlardır. (2 Bakara 157) (Doĝru anlam)
(İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.)
(2 Bakara 157) (Geleneksel anlayıştaki anlam)
Ayrıca Tevbe suresi âyet 99 ve 103’te Peygamberin salavatından (!) bahsedilir. Mutlaka okuyup anlayınız.
خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ {103}
Onları temizlemek ve yüceltmek için paralarından bir sadaka al ve (salle aleyhim) onları özendir/destekle, zira senin desteğin onları memnun eder. ALLAH İşitendir, Bilendir.
(9 Tevbe 103) (Doĝru anlam)
(Onların
mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları
arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için
sükunettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir. ) (9 Tevbe 103) (Geleneksel anlayıştaki anlam)
Şimdi bu yanlış “salavat” anlayışına göre oluşan istifhamları bir düşünün. Allah, peygamberi ve kulları için kime salavât getirsin?
Niçin
getirsin? Nasıl getirsin? Zira yaratan O, yaşatan O, affedecek O,
Maliki yevmiddin O. Öyleyse bunun mantığı ne? Allah Cc. kendisi melekler
bir salavât korosu mu kurmuşlar da bizleri de o koroya katılmaya dâvet
ediyorlar? Bizim sabah akşam yüzlerce kez getirdiğimiz salavâtın kime ne faydası var.
Kime ne faydası olur? Peygamberini affedecekse, ona merhamet edecekse
bize yalvarttırarak edeceğine direkt kendisi affediverse olmaz mı?
Kılıf hazırlanmaya çalışılmış: Efendim, salât Allah’a nispet edilirse “kullarına rahmet etme “anlamına, meleklere nispet edilirse “Allah’tan kullar için af dileme” anlamına, kullara nispet edilirse
“duâ” anlamına gelir. Bu tarz hileler meselenin daha girift hal
almasından başka bir işe yaramaz.. Bu mânâlar, maalesef işin içinden
çıkılamadığı için uydurulmuştur. Hakikatle alakası yoktur. Bakara suresi
157. âyete iyi dikkat ediniz. Orada “ İşte böyleleri üzerine Rablerinden salavât/destek/ yardım ve bir rahmet vardır.” buyurularak “rahmet” ve “salâvat”’ın ayrı ayrı şeyler olduğu ifade edilir. Öyleyse bu meselenin hakikati nedir? Bu meselenin hakikati salât sözcüğünün hakiki anlamına dönmek ve ondan sapmamaktır.
Gelelim tahlile:
“Salât” sözcüğü yapı olarak görünüş itibariyle “saly” ve “salv” köklerinden türemiş olabilir. Dilbilgisi kurallarına göre her ikisi de olabilir. Zira her iki sözcük de “nâkıs”tır. Yani son harfleri harfi illettir. Dikkat çeken bir husus da “salv” kökünden olan kalıpların çekimlerinin bir çoğunun “galb” neticesi “ya” ya dönüşmesidir. Ki, üzerinde ciddi bir araştırma yapılmazsa bu bir çok karışıklığa neden olabilmektedir.
Biz Arapça’daki bu mastarlar üzerinden tahlil ve anlamını açıklayalım.
Birincisi:
Saly: Ateşe atmak-ateşe girmek anlamına gelir. Bu mânâda el Hakka suresi 31.âyette kullanılmıştır:
“Sonra cahime (cehennem) sallayın onu. (sallûhû)”(Hakka 31)
Bu kökten türemiş olarak ve bu anlamda Kur’ân’da “islavhâ, yeslâ, veseyeslavne, seüslîhi, layeslâhâ” gibi farklı kalıplar ile bir çok kez yer alır.
Türkçe’deki sallamak ve yaslamak sözcükleri de Arapça’daki “Saly” sözcüğünden gelmiştir.
İkincisi:
Salv: İsim olarak uyluk, fiil olarak “uyluklamak”
yani uylukları hareket ettirmek demektir. Ki kişi herhangi birisinin
sırtındaki yüke veya herhangi bir hayvana yüklenmiş ağır yüke destek
vermek isterse uyluğun (bacağın diz ile kalça arasındaki bölümünü)
birini kaldırır, uyluğu yatay haline getirip yükün altına uzatır, destek
sağlar.
“Salât” sözcüğünün aslı “salvet”tir. Kelime nakıs (sonu harfi illetli) olduğundan genel dilbilgisi kuralları gereği “salât” şekline dönüşmüştür. Bize göre “salât” sözcüğünün kökü kesinlikle “salv” dır “saly” değldir. Zira kelimenin çoğulunda kelimenin asıl harfi olan “vav” açıkça ortaya çıkmakta; çoğulu “salavât”
olarak gelmektedir. Bunun bir çok örneği daha vardır. Meselâ
“gazâ/savaştı” sözcüğü aynı konumuz olan “sallâ” (mastarı salât’tır)
sözcüğüne benzer. Onun mastarı “gazve”, Gazve’nin çoğulu “gazevât”
olarak gelir. Diğer fiil çekimlerinde de “gazâ”nın “vav”ı, ya “ya”ya
kalb olur yahut da düşer yok olur.
“Saly”
sözcüğünün anlamı ile “Namaz, dua yakarış, çaba, gayret, destek”
anlamları arasında herhangi bir anlam ilişkisi kurmaya da imkanı yoktur.
Eğer “salât” sözcüğünün kökünün “saly” olduğunu varsayarsak çok enteresandır ki Kevser suresindeki “salli” emrinden “onu ateşe at” ve Ahzab suresi 56. ayetteki “sallû aleyhi” den de Muhammed’i ateşe sallayın, atın” anlamı çıkarmamız gerekir.
Doğal
olarak sözcükler yan anlamlara kayarlar. Ama hep ana eksen etrafında
olur bunlar. Kesinlikle ana eksen kaybolmaz. Ki örneklerini “Nahr,
Ebter” sözcüklerinin tahlillerinde görebilirsiniz.
Tamam böyledir ama yine de bu çok ciddi meselede her insanın zihninde bir “acaba” mutlaka kalır. İşte o istifhamı Kur’ân zihnimizden çeker alır. Zira “Salv, Sallâ, salât”
sözcüğünün açık anlamı 75/Kıyamet suresinin 31, 32. âyetlerinde çok
bariz olarak açıklanmıştır. Ki orada bu sözcüklerin karşıt anlamları da
verilmiştir.
Şöyle ki: “Felâ saddaqa velâ Sallâ velâkin kezzebe ve tevellâ = O, ne tasdik etti ne de çaba harcadı/destekledi. Ama yalanladı ve geri durdu.” Âyette dört eylem yer almış, ikisi diğer ikisinin karşıt anlamı olarak gösterilmiştir. Âyette “saddaka”nın karşıtı “kezzebe” Yani “tasdik etmenin” karşıtı “tekzib etme”; “sallâ” fiilinin karşıt anlamı olarak da “tevellâ = sürekli geri durmak, sürekli yüz dönmek, lakayt kalmak, ilgisizlik, pasiflik, ve yapılmakta olan girişimleri kösteklemek ” fiili gösterilmiştir. “Tevellâ” sözcüğü kalıbı itibariyle süreklilik anlamını taşır. Buradan hareket edersek “sallâ”, “tevellâ”’nın karşıtıdır. Yani anlam olarak “destek olmak, seyirci kalmamak” anlamındadır.
İş burada bitmedi. Salât sözcüğü nasıl yanlış girdiyse İslâmi hayatımıza, “selâm” ve “teslîm” sözcükleri de yanlış girmiş durumdadır. Âyeti celilenin “ve sellimû teslimen”
kısmının da tavzih zarureti doğmuş durumdadır. Zira elinize hangi meali
alsanız âyeti celiledeki bu, mü’minlere verilen ikinci görev için “….ve tam bir teslimiyetle selam veriniz!”
dendiğini göreceksiniz.(Bazı kelime farklılıkları olabilir.) Halbuki
sözcüklerin gerçek manaları üzerinde dikkat gösterilse kolay kolay bu
hata yapılmaz. Şöyle ki:
Âyette geçen “sellimû” ve “teslîmen” sözcüklerinin kökü, “slm”
harflerinden oluşan muhtelif harekelerle de ifade edilebilen “selm,
silm” kökleridir. Hangisi kabul edilirse edilsin manasında “selâmetlik” yani eski tabirle “isabeti mekruhtan emin olmak” anlamını taşır.
Konumuzdaki “sellimû” ve “teslimen” ifadeleri ise mezidattan “tef’il” babından emri hazır ve mastardırlar. Bu babda anlam: “emin etmek, korumak, güvenlik sağlamak”’tır. (“Sellemehüllah, Allah onu korudu, onun güvenliğini sağladı.” diye kullanılır. Burada mana: “ve tam bir güvenlik sağlamak suretiyle Peygamberin güvenliğini sağlayınız!” demektir. Yoksa “padişahım çok yaşa”, “yaşasın kral”
misilli şeyler bir şey ifade etmez. Padişahı çok yaşatmak için, kralın
yaşaması için canla başla çaba harcamak gerekir. Laf ile lak lak değil.
Şimdi bahsimizde yer alan âyetin manası şöyle olur:
Ahzap suresi âyet 56:
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيماً {56}
“Şüphesiz
Allah ve melekleri Peygamberi destekliyorlar/ ona yardım ediyorlar/
onun için gerekeni yapıyorlar. Ey mü’minler! Siz de ona destek olun ona
yardım edin/ onun için gerekeni yapın ve onun güvenliğini tam bir
güvenlikle sağlayınız!”(33 Ahzab 56)
Örnek verdiğimiz ayetlerin de gerçek ifadesi şöyledir:
Ahzap suresi âyet 43.
هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيماً {43}
“O, odur ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye kendisi ve melekleri (yüsalli aleyküm) sizin için gerekeni yapıyor/ size destek oluyor. Zaten O, inananlara karşı çok çok acıyıcıdır.”
Bu
âyetin mealini bir de şu âyetle karşılaştırın. Allah’ın salât’ının
nasıl olduğunu ne demek olduğunu ne ma’naya geldiğini kendiniz de
anlayacaksınız.
Hadid suresi âyet 9:
هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ {9}
“O, odur ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye kulu üzerine gerçeği apaçık gösteren âyetler indiriyor. Allah size karşı gerçekten çok çok şefkatli, çok çok acıyıcıdır.” (57Hadid 9)
Görüldüğü gibi Allah’ın salavâtına/yardımından, desteğinden bir tanesi de “Kulu üzerine gerçeği apaçık gösteren âyetler indirmesi”’dir.
Ahzap suresi 56. âyetin yer aldığı sure, özel bir suredir. Orada Peygamberimizin özel hayatı, aile hayatı, sırlarını, misyonu, eşlerinin konumu, görevleri ve ayrıcalıkları yer alır.. Konumuz olan âyeti celileyi en iyi dereceden anlayabilmek için mümkünse surenin tamamını okuyup dikkate alınız.
Ve bu destek ve güvenlik sağlama görevlerini yapmayarak peygamberi
üzenlerin akıbetinin de neler olacağını 57 ve 58. âyetlerden bakınız.
Sakın konu ve pasaj bütünlüklerini bozmayınız.
Bir düşünelim: Bu âyetler indiği zaman Sahabe-i kiram neler yaptı? Herkes bir köşeye çekilip “Allahümme salli ve sellim..” mi dedi? Yoksa varıyla yoğuyla, canıyla harekete geçip Allah yolunda Peygamberimize destek mi oldular, güvenliğini mi sağladılar?
Salavat
getirmekle ilgili rivâyetleri inceleyiniz; râvilere ve rivâyetin yer
aldığı kitaplara dikkat ediniz. Çoğu kastlı ihanetten kimisi de
özendirme amaçlı cehaletten ortaya atılmış şeyler!
Şimdi manzaraya bir bakalım:
Allah,
- “Şüphesiz
Allah ve melekleri Peygamberi destekliyorlar/ ona yardım ediyorlar/
onun için gerekeni yapıyorlar. Ey mü’minler! Siz de ona destek olun ona
yardım edin/ onun için gerekeni yapın ve onun güvenliğini tam bir
güvenlikle sağlayınız!” buyuruyor.
Biz de çıkmışız:
- Allahümme salli ala muhammed ve sellim..” Ey Allahım! Muhammed’e sen yardım et, gerekli desteği sen yap ve onun güvenliğini sen sağla….. diyoruz.
Ne büyük tezat/çelişki değilmi !
Bu hal, Maide suresi 20-26 daki konu içersinde 24. âyet:
“ Dediler ki: Ey Mûsa! Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın. Biz şuracıkta oturacağız.”
Beniisrail ile Musa As.’ın vaziyetine benziyor mu benzemiyor mu? Bizimkisi biraz kibarca olsa da!
Allah
ve melekler gerekeni sürekli yapıp duruyorlar: (yusallûne, fiilimuzâri
sıygasıyla vârid olduğundan bu mânâyı mutazammındır.) Gerekeni yapacak
olan, destek olacak olan, peygamberin güvenliğini sağlayacak bu işe çaba
harcayacak olan, yerinde oturmayıp kalkıp kımıldayacak olan kısaca bu
işle yükümlü olan biziz, biz mü’minleriz.
Peygamber
bu gün aramızda olmadığına göre bu görevi destek ve güvenlik sağlamayı
toplumda peygamberlik misyonunu (Rasülüllah`ın Medinedeki konumunu;
Kur`an`ın tebliği ve tebyinini, İslamı,müslümanların devlet başkanlığı
görevini) sürdüren kişi ve kurumlara yapmalıyız. Ama padişahım çok yaşa!
diyerek değil.
|